Alier - Çevrecilik Akımları

Politik Ekoloji – 13.10.2011 – Çevrecilik Akımları Tartışması

01/08/2012

Yazan: Cem İ. Aydın, Irmak Ertör, Pınar Ertör Akyazı

Çok daha ayrıntılı bir kategorizasyon mümkün olmakla beraber, Joan Martinez-Alier, daha genel çerçeveler içinde kalmaya çalışarak üç ana çevrecilik akımı tanımlamakta. Bunlar

1-      Doğa Korumacılık (Cult of Wilderness)

2-      Eko-Teknolojik Verimliliğe İnanç (Gospel of Eco-Efficiency)

3-      Yoksulların Çevreciliği (Environmentalism of the Poor)

İlk iki akım, çevrecilik hareketinin ilk başladığı yıllardan beridir  bilinen akımlar iken, son akım Martinez-Alier tarafından tanımlanmakta. Bu tanımlama, “Gelişmiş ülkeler daha çevrecidir” algısına karşı, vaka analizlerinden yola çıkarak oluşturulmakta ve “Çevreci olmak için fazla yoksul” (Too poor to be green) algısının yanlış olduğunu iddia etmekte. Bu nedenle aslında, 1980’lerden itibaren ortaya çıkan bu üçüncü akımın bir bakıma diğer iki ana akıma (özellikle de ikincisine) karşı bir hareket olduğu söylenmekte.

Bu üçüncü akımı daha iyi anlamak için diğer iki akımı terkar gözden geçirmekte fayda var.

1-      Doğa Korumacılık (Cult of Wilderness)

Amerika kaynaklı bu akım önemli olanın doğaya karşı olan “tutum” (Attitude) olduğunu düşünmekte. Doğayı insana hizmet eden bir kaynaklar bütünü olarak görmekten çok onu kendi içinde, insandan bağımsız bir sistem olarak ele almakta ve doğanın değerli ve korunması gereken bir yapı olduğunu düşünmekte. Bu nedenle, “üretim sistemimizi değiştirmekten ziyade doğaya olan bakış açımızı değiştirelim” şeklinde bir yaklaşıma sahip. Çok çeşitli ve içiçe geçmiş olmakla beraber, ana “doğa koruma” motivasyonları şu şekilde sıralanabilir:
- Bilimsel: Doğa bilimciler ve biyologlardan destek alan bu motivasyon, doğanın zenginliğine ve mükemmelliğine vurgu yapmakta ve bu nedenle korunması gerektiğini söylemekte.

- Estetik: Doğal yapıların güzel olduğunu ve sırf bu nedenle korunması gerektiğini vurgulamakta

- Dini: Doğanın kutsal bir yapı olduğunu kabul ederekve bu nedenle korunması gerektiğini belirtmekte

Bu akımın bilimsel ayağına “koruma biyologları” (conservation biologists), aktivist ayağına da “derin ekoloji hareketi” (Deep Ecology Movement) örnek olarak gösterilebilir. Derin Ekoloji Hareketi, insanın da doğadaki diğer varlıklardan biri olduğunu ve bir ayrıcalığa sahip olmaması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu nedenle insanın doğaya her türlü etkisini kötü olarak algılamaktadır.

Bu akımın eleştiriye açık yönlerinden birisi, korumacılığı çoğunlukla çitle çevrili korunaklı alanlara ait olarak görmesiidir. Özellikle Amerika’da bulunan doğal parklar bu türden bir çevrecilik anlayışının ürünüdür. Eleştirilen diğer bir nokta da bu akımın romantik bir akım olmasıdır.

2-      Eko-Teknolojik Verimliliğe İnanç (Gospel of Eco-Efficiency)

Bu akım, büyüme, şehirleşme ve modern tarım gibi iktisadi ve sosyal etkinliklerin çevre üzerinde kötü etkilerinin olduğunu kabul etmekle beraber, bu etkinliklerden vazgeçmenin de mümkün olmadığınıbelirtmekte, bu nedenle iktisadi ve sosyal hayatın doğa ile iç içe geçmesi gerektiğini söylemekte. Bu noktada, beşeri etkinliklerin doğa üzerine olan etkisinin azaltılmasında “teknolojik gelişmeyi” en önemli çözüm yöntemi olarak görmekte. Ek olarak, doğal kaynakların akıllı kullanımı, ekolojik modernizasyon ve çevre maliyetlerini içselleştirme yöntemlerine de önem vermekte. Bahsedilmesi gereken önemli bir husus, doğa korumacı akımdan farklı olarak bu akımın “doğa”yı ekseriyetle bir “kaynak” rezervi olarak görmesi ve büyüme/gelişme için çok önemli olan bu kaynak rezervinin gelişmenin devam edebilmesi için korunması gerektiğine inanmasıdır. “Piyasa mekanizması ve “çevreye dost teknoloji” ile hem doğayı koruyup hem de gelişmeye devam edebiliriz” şeklinde bir düşünceyi öne sürmektedir.

Bu akıma getirilen en önemli eleştiri, “Jevons Paradoksu” olarak da adlandırılan ve birim üretim başına düşen tüketilen doğal kaynak miktarının azalmasına rağmen, toplam tüketilen doğal kaynak miktarının artabileceğini gösteren örnektir. Fakat bu çevrecilik akımı, doğal kaynakların birbirleriyle (kömür-petrol) ve başka teknolojik gelişmeler ile ikame edilebileceğini düşünmekte, bu nedenle Jevons Paradoksu’nu o kadar büyük bir sorun olarak görmemektedir.

Şimdiye kadar konuşulanları kısaca özetlemek gerekirse, bu iki akımbir çok ortak noktası olan ve çeşitli yönlerden iç içe geçmiş akımlar. Fakat günümüzde, eko-verimlilik güncel hayatımızda daha çok yer bulmakta. Okullarda verilen eğitim bile ana eksenine eko-verimliliği koymakta. Ve bireyler biraz da bu eğitim sisteminin etkisiyle, teknolojik gelişmenin çevreyi kurtaracağına yaygın olarak inanmakta.

Bu noktada dikkat çekilen bir unsur, eko-verimliliğin, üretim verimliliğine daha çok odaklanması nedeniyle, aslında firma odaklı bir anlayış olarak nitelendirilebileceği. Fakat unutulmamalı ki, bu akımın savunduğu sürdürülebilir kalkınma gibi kavramların daha insan odaklı. Yani, belki daha zayıf olmakla birlikte, insan da bu akımın önemli öğelerinden biri. Doğa korumacılık ise temeline doğayı koymakta.

Eko-verimlilik akımında ise vurgu tamamen verimlilik üzerine ve radikal çözümlerden bahsedilmiyor. Sadece verimlilik artışının bütün sorunlara çözüm olacağını düşünmekdoğru olmayabilir. Yani verimlilik artışı gerekli ama tek başına yeterli olmayan bir araç, önemli olan hangi bağlamda kullanıldığı.

Mevcut ana akım çevre ekonomisi ve çevre mühendisliği eko-verimlilik görüşünden fazlasıyla besleniyorlar. Bunların yanında, Green Economy (Yeşil Ekonomi), Green New Deal (Yeni Yeşil Düzen) gibi akımlar da bu anlayışın kısmen hayat bulduğu örnekler olarak gösterilebilir.

Green New Deal (GND), eko-verimliliği nihai radikal değişikliği yapmadan evvel uygulanacak bir geçiş (transition) yöntemi olarak görmekte. Bu noktada, (sosyal politikaya da getirilen bir eleştiri olan), “sistemin kötü yanlarını geçici olarak düzeltme” eleştirisi getirilebilir. Fakat GND daha çok, “bir şey yapmak, hiç bir şey yapmamaktan daha iyidir” şeklinde bir anlayışa sahip. Yani “bu geçici bir çözümdür şeklinde beklemek de yanlış, harekete geçmek gerekli” şeklinde düşünülmekte. Green Economy (GE) ise, yıllardan beri süregelen bir şekilde sıklıkla kullanılan ve artık yorulmuş bir kavram olan “sürdürülebilir kalkınma” (Sustainable development) kavramının yeni bir isim altında yeniden hayat bulması olarak nitelendirilebilir.

Bunun yanında, bazı teknolojik gelişmeler “yeşil badanalama” (green washing) amacına hizmet ederken, bazıları da gerçekten olumluolabilir. Önemli olan bu ayrımı doğru yapabilmek ve farkındalık yaratmak. Öte yandan, eko-verimlilik görüşünün güncel kapitalist düzene hizmet eden ve bir çok çevreye zararlı faaliyeti meşrulaştıran bir düşünce yapısı olduğu unutulmamalı.

3-      Yoksulların Çevreciliği (Environmentalism of the Poor)

Bu akım, önceki iki akımın “ çevreci olmak için fazla yoksul” yaklaşımlarına bir eleştiri getirmekte. Buna göre,  “yoksulluk çevre sorunları yaratır ve zenginler çevreye daha çok değer verir, bu nedenle ‘büyüme/zenginleşme’ çevre için iyidir” yaklaşımı tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır. Diğer ana akımlar Kuznet Eğrisini (Kuznet Curve) ve Post-Materyalizm’i örnek göstererek büyüme taraftarı (pro-growth) bir yaklaşım göstermekteler. Bu akımda ise çevre tahribatı yapan etkiler oluşmasın şeklinde bir görüş hakim. Bu görüş, yaşam biçimlerimizi değiştirmemizi  öngören/öneren bir görüş (örneğin: Madenlere bu kadar ihtiyacımız olan bir yaşam tarzına sahip olmayalım).

Bu akıma göre, yoksulların çevre ile olan ilişkileri daha sürdürülebilirdir. Her ne kadar yoksullar (geçim kaynaklarıyla doğrudan ilişkili olan) çevreyi daha çok kendi çıkarları için korusalar da, bu durum o kadar da kötü algılanmamalıdır. Çünkü doğanın “doğa olduğu için” korunması bir zorunluluk değildir. Bu türden çıkarcı bir yaklaşım da sürdürülebilirdir. Bu noktada “çıkar” kavramı dikkatli yaklaşılması gereken bir kavram. Anaakım iktisadın (biraz post-materyalist bir bakış açısıyla) çevreyi “lüks meta” olarak görme anlayışına karşı bir görüş hakim bu akımda. Yoksulların çevre ile bir metasal çıkarları (material interest) olabilir belki ama bu çıkar aynı zamanda bu insanların kimlikleri ile de doğrudan bağlantılı. Martinez-Alier’e göre, çevre bir lüks değil, bu insanların hayatı ve bunu paraya tercih etmiyorlar. Bir çok olayda bu insanların para ile satın alınamadıkları da gözlemleniyor. Bu nedenle çıkar kavramı üzerinden bu insanları kötü bir şekilde yargılamak da doğru değil, çünkü sadece doğa ile olan bağlarını korumak istiyorlar.

Bu noktada, bu akımın temellerini “çevresel adalet hareketlerinden” (Environmental justice movements) aldığının söylenmesi gerekmekte. Daha çok küreselleşme sonucu ortaya çıkan bu hareketler, dünyadaki diğer hareketlerle de (kadın, anti-kapitalist vs.) ile de uyum içerisinde. Fakat çevresel adalet hareketleri daha çok yerel bir etki alanında kalıyorlar çünkü bu insanların çıkar elde ettikleri alan kendi yerel çevreleri. Bu noktada getirilen bir eleştiri, kendi yerel çevresine zarar gelmedikçe bu insanların bir mobilizasyon içerisine girmemeleri ve küresel çevre hareketleri ile bağlarının çoğu zaman zayıf kalması.

Bu akıma yönelen diğer bir eleştiri ise sadece kırsal yoksul ile ilgileniyor olması. Kentsel yoksul bir çevre hareketine sahip değil çünkü doğa ile olan bağları çoktan kopmuş durumda. Kır yoksulunun mücadelesi bir “kaynak kaybetmeme mücadelesi”. Kent yoksulu bu kaynaklara zaten sahip olmadığı için bunu elinde tutma mücadelesi vermesi beklenemez. Fakat kent yoksulları da, kentsel kirliliğe en çok maruz kalan ve bunu sırtlayan insanlar oldukları için, “toplumsal üretim sonucu ortaya çıkan tüm kirliliğe neden ben maruz kalıyorum” mücadelesi veriyorlar. “Yoksulların çevreciliği akımı” bu türden kent yoksullarının hareketlerini çok fazla incelememekte.

Daha önce dediğimiz gibi, bu akım var olan üretim biçimine ve bu üretim biçimini şekillendiren yaşam tarzına karşı bir tutum takınmakta ve bu anlamda sömürgecilik/kapitalizm karşıtı öğeler barındırmakta. Tarihe bakınca bu hareketlere benzer karşıt hareketlerin aslında hep bulunduğunu görüyoruz. Bu noktada bir görüş, çevre temalı hareketlerin aslında bu türden bir karşı-hareket kültürünün devamı olabileceği yönünde. Fakat aslında bu tür hareketler uzun zamandır var. Sadece son dönemde bilgi dağılımının hızlanması sonucu biraz daha sesleri duyulur hale gelmiş durumda. İlk sömürge yıllarında baskı yoluyla bu tür hareketlerin fazla öne çıkmadan bastırılması mümkün iken, günümüzde bu yerel hareketler küresel toplumun dikkatini daha kolay çekebiliyor ve geniş bir destek bulabiliyor.

Sonuç olarak, bütün bu akımlar genel olarak çevrecilik anlayışının sadece belli noktalarını, kısıtlı bakış açılarıyla açıklıyorlar. Özellikle ilk iki akım, belli işlevleri yerine getirmenin dışına çıkamıyorlar ve özelleşerek kendilerine izole ilgi alanları yaratıyorlar. Yoksulların çevreciliği hareketi ise ilk iki akımdan daha geniş bir bakış açısına sahip. Diğer akımları da büyük oranda kapsayacak şekilde,  uzmanlaşma daha uzak bir karşı hareket olarak öne çıkıyor. Çünkü bu hareketi sürdüren insanlar belli bir yerde kendi yaşamlarını ve yaşam alanlarını savunuyorlar, bu nedenle doğaya mümkün olduğunca geniş bir bakış açısı ile yaklaşıyorlar ve diğer iki akımla karşılaştırılınca daha anti-kapitalist bir ruh taşıyorlar.

Cem İ. Aydın, Irmak Ertör, Pınar Ertör Akyazı – Çalışma Grubu Notlarından, 24.11.2011