Çevre İktisadı Bizi Yeşil ekonomiye Götürebilir mi?

Dünyada iklim değişikliğinin etkilerinin giderek daha fazla hissedilmesiyle çevre-ekonomi ilişkisi güncel bir konu haline geldi. İktisat biliminin çevre sorunlarını nasıl ele alındığı, doğal kaynakların tükenmesi ve çevre kirliliği sorunlarına ne tür çözüm önerileri getirdiği merak edilir oldu. Bu yazı, basit ve özlü bir biçimde, iktisat biliminde çevre meselesi ele alınırken temel kavgaların ve ayrımların hangi noktalarda yaşandığına öncelikle açıklık getirmeyi hedeflemektedir. İkincil olarak da, günümüzün yerleşik çevre iktisadı anlayışının çevreye duyarlı bir ekonomik düzenin kurulmasına ön ayak olup olamayacağı sorgulanmaktadır.

18/10/2012

Yazan: Begüm Özkaynak
Etiketler: yeşil ekonomi ekolojik iktisat neoklasik iktisat

Dünyada iklim değişikliğinin etkilerinin giderek daha fazla hissedilmesiyle çevre-ekonomi ilişkisi güncel bir konu haline geldi. İktisat biliminin çevre sorunlarını nasıl ele alındığı, doğal kaynakların tükenmesi ve çevre kirliliği sorunlarına ne tür çözüm önerileri getirdiği merak edilir oldu. Bu yazı, basit ve özlü bir biçimde, iktisat biliminde çevre meselesi ele alınırken temel kavgaların ve ayrımların hangi noktalarda yaşandığına öncelikle açıklık getirmeyi hedeflemektedir. İkincil olarak da, günümüzün yerleşik çevre iktisadı anlayışının çevreye duyarlı bir ekonomik düzenin kurulmasına ön ayak olup olamayacağı sorgulanmaktadır.

 

Tarihsel bir bakış...

 

Ekonomik faaliyetlerin çevresel etkileri olduğunu iktisatçılar her zaman farkında olmuştur ve iktisat bilimi, ayrı bir disiplin olarak ortaya çıktığı andan itibaren, araştırma konu başlıkları arasına çevre-iktisat ilişkisini almıştır. Tarihsel perspektiften bakıldığında, 18. yüzyılın sonlarında Adam Smith, David Ricardo ve Malthus gibi klasik iktisatçıların tarımsal üretimde verimli toprak kısıtları ve nüfus artışı ekseninde çevreyi gündemlerine aldığı görülür.

 

1860’ların önemli iktisatçısı Jevons, doğal kaynakların ekonomik büyümeye önemli bir kısıt getireceğini düşünür. İngiltere’de sanayi devriminin yaşandığı, kömürün üretimde önemli bir enerji kaynağı olduğu bu dönemde Jevons, ‘yakında kömür kaynakları tükenecek ve bu durum ekonomik büyümeye engel teşkil edecek. Alternatif bir enerji kaynağı bulamazsak ekonomik olarak büyümeye devam edemeyiz’der. Böylesi karamsar bir öngörünün hemen ardından petrolün keşfi ile kömür petrolle ikame edilir. Böylelikle, bugün de umut bağladığımız teknoloji sayesinde insanın doğal kaynak kısıtlarına çözüm bulabileceğine inanç artar. Doğal kaynakların tükeneceğine ya da doğanın ekonomik büyümeye engel teşkil edebileceğine ilişkin kaygılar da uzunca bir dönem için ortadan kalkar.

 

1960’larda hava kirliliği, deniz kirliliği gibi çevre sorunları görünür hale gelene kadar da ekonomik faaliyetlerin doğal kaynakların ve ekosistemin kendini yenileme kapasitesi kısıtları altında yürütüldüğü düşünülmez. Akademik yazında da çevre sorunları çok ciddi anlamda ele alınmaz. 20. yüzyılın ilk yarısında tarım toprakları, hayvancılık ve madenlere ilişkin doğal kaynakların ‘akıllı kullanımı’yla ilgili birtakım yayınlar yapılmıştır; ancak atıklar, kirlilik benzeri çevre sorunları genelde gündemde olmamıştır. Bu bağlamda, 1860’lar ile 1960 arasında çevre iktisadında bir boşluk olduğunu söylemek de yanlış olmaz.

 

Aslında, iktisadın, matematiksel modellerini, oy verme davranışının açıklanması, evlilik kurumunun açıklanması benzeri konulara uyarlayan yayılmacı perspektifte bir bilim dalı olmasına rağmen 20. yüzyılın ilk yarısına kadar çevreyi göz ardı etmiş olması ilginçtir. Bunda hiç şüphe yok ki, ekonomik sistemin kendi kendine yeten, kendi kendini kapsayan bir sistem olarak algılanmasının da önemli rolü vardır. Ana akım iktisat, ekonomiyi ekosistemin bir alt sistemi olarak görme eğiliminde hiçbir zaman olmamıştır.  

 

İktisat çevre ile yeniden buluşuyor...

 

İktisatçılar, göz ardı ettikleri çevre alanına ancak 1950-1960’lardan sonra, özellikle Amerika’da şehirleşmeyle birlikte ortaya çıkan çevre kirliliği ile birlikte el atar ve kendi bilimsel yaklaşımlarını, analitik bakış açısını ve modellerini çevre sorunlarına bire bir uygularlar. Aynı dönemde, iktisat dışında çevrebilimcilerin doğanın tahribatının doğuracağı sonuçlara ilişkin çalışmalar da yaygınlaşır. 

 

Bu çalışmaların hız kazanmasında, 1960’larda dünyanın uzaydan çekilmiş fotoğraflarının etkisi büyüktür. Bu fotoğraflar sayesinde, dünyanın uzay boşluğunda hareket eden tek bir gövde olduğuna ilişkin farkındalık artar. Dünya ile doğal kaynaklarını ve atıklarını kendi içinde tutmak zorunda olan bir uzay gemisi arasında benzerlikler kurulur. İnsanlar ilk defa “evet, biz doğal kaynakları kullanıyoruz, ama bu kaynaklar dünya ile sınırlı; bir yandan da üretim sırasında dışarıya atıklar çıkıyor; ama onlar da yine burada kalıyor, yok olmuyor” diye düşünmeye başlar. Bu tür farkındalıkların, iktisadın çevreyi ele alış biçimini değiştirdiği pek de söylenemez.

 

İki farklı iktisat okulu, iki farklı yaklaşım...

 

İktisatta çevre konusunu ciddi olarak ele alan iki farklı okuldan bahsetmek mümkündür. Bunlardan ilki, neoklasik iktisat olarak da bildiğimiz yerleşik iktisattır ve bugünkü çevre politikalarımıza da hâkim yaklaşımdır. İkinci okul, eleştirel akımlar içerisinde, neoklasik yaklaşıma çevre alanında bir alternatif olmaya çalışan, son 15-20 yılda Avrupa ve Amerika merkezli ortaya çıkmış ekolojik iktisattır.  Aşağıda, yerleşik çevre iktisadı yaklaşımı detaylı aktarıldıktan sonra ekolojik ekonominin getirdiği farklı bakış açısı da özetle verilmektedir.

 

Çevreye yerleşik iktisat gözünden bir bakış...

 

Neoklasik iktisat, çevre kirliliğini ve doğal kaynakların aşırı tüketimini birey ve piyasa merkezli bir yaklaşımla çevresel mallar (atmosfer, balıklar, ormanlar gibi) için piyasaların olmamasıyla açıklar. Çevresel mallar için piyasaların olmaması, çevresel malların ‘fiyatlarının’ kullanıcılar tarafından farkedilmemesine neden olmaktadır. Bu çerçeveden bakıldığında, doğal kaynakların aşırı kullanımı, bu kaynaklar üzerindeki mülkiyet haklarının yeterince tanımlanmamış olmasından kaynaklanmaktadır.  Sonuçta, gerek yenilenebilir gerekse yenilenemez kaynakların kullanım maliyetleri kullanıcılara çok ucuza, hatta bedavaya gelmektedir. Karbondioksit, metan, ozon, nitrojen oksit gibi gazların salımının modern endüstri ve tarım ile artarak atmosferdeki seviyelerinin yeryüzünden geri yansıyan güneş ışınlarını tutarak tiklim değişikliğine yol açacak seviyeye gelmesi bu husustaki en güncel örnektir. İktisat yaklaşımında bu durum ‘piyasa aksaklıkları’ olarak adlandırılır. Kuramın varlığını kabul ettiği bu tür aksaklıklar yine aynı kuram tarafından tümüyle olmasa bile giderilebilecek bir sorun olarak görülmektedir.       

 

Öte yandan, çevre kirliliği üretim ve tüketim etkinliğinde bulunan kişilerin ve kurumların bu tür etkinliklerinin üçüncü kişiler üzerindeki etkilerinden sorumlu tutulmadıkları durumlarda ortaya çıkmaktadır. Yerleşik iktisat bu durumu ‘özel’ ve ‘toplumsal’ maliyetler arasındaki sapma, diğer bir deyişle, ‘dışsallıklar’ olarak adlandırır. Atıklarını ırmağa boşaltarak arıtma harcamalarından tasarruf eden bir fabrikanın aynı ırmakta balıkçılıktan geçimini sağlayan kimselere zarar vermesi bilinen en yaygın dışşallık örneğidir. Türkiye’de Uluabat Gölü’nde olduğu gibi. İstanbul Boğazı’nda ya da Ege koylarında manzaraya karşı orantısız yükselen otel binaları da dışsallıklara başka birer örnek teşkil eder. Binadan dışarı bakanlar, içinde bulundukları binanın görünmediği, eşsiz bir boğaz ya da doğanın tadını çıkarırlar. Aynı bölgede, binanın dışında yaşayanlar için ise binayı görmek zorunda kaldıkları için bir dışsallık söz konusudur. Son kertede, dışsallıklar da yine düzeltilmesi gereken piyasa aksaklıklarıdır.

 

Yerleşik iktisat, piyasa aksaklıkları olarak tanımladığı çevre sorunlarına kendi içinde birkaç çözüm önerisi getirir.  Öncelikle, çevresel maliyetlerin, yani dışsallıkların bulunduğu durumlarda, bu dışsallıkların içselleştirilmesi gerekmektedir.  Buna göre, üretim miktarı öyle bir seviyede tutulmalıdır ki bir birim daha fazla ekonomik etkinlikten elde edilecek kazanç, bu etkinlikten kaynaklanan kirliliğin yaratacağı birim çevre maliyete eşit olsun. Böylelikle, çevre zararları açısından en ideal üretim miktarı yakalanır; en optimal kirlenme sağlanır.

 

Bunu yapmanın bir yolu, doğal kaynaklar üzerinde mülkiyet haklarının yaygınlaştırılmasıdır. Mülkiyetlerin tanımlı olmadığı durumlarda, örneğin özelleştirme yoluyla, mülkiyetler tanımlanabilirse dışsallık yaratanlarla bu durumdan zarar görenler arasında bir pazarlık süreci başlayacak ve bu süreç optimal kirlenme noktasına değin sürecektir.  Üstelik doğal kaynakların kullanımında, ortak kullanım alanları üzerinde de mülkiyet hakları oluşturulacağından, ortak kullanım alanlarındaki çevresel malların aşırı kullanımının da önüne geçilecektir. 

 

Dışsallıkların içselleştirilmesinin bir başka yolu ise bir ‘düzenleme kurumu’ oluşturulmasıdır.  Bu kurum çeşitli düzenlemelerle, hem kirlenmeden hem de doğal kaynakların kullanımından kaynaklanan sorunları gidermeyi amaçlar.  Böyle bir kurumun elinde iki tür politika vardır.  Birincisinde, düzenleyici kurum ekonomik birimlerden çevre standartlarına uymalarını ister (istemekle de kalmaz denetler ve gerektiğinde cezalandırır); ikincisinde ise çevre vergileri gibi iktisadi politika araçları devreye sokulur.

 

Peki, çevre standartları ya da standarda erişimi sağlayacak vergi miktarları neye göre belirlenecektir?  Yerleşik iktisat, çevreye ilişkin tüm kararlarda fayda-maliyet hesaplamalarını esas alır. Çevresel mallara bireylerin verdiği değerlerden hareketle, ekonomik, sosyal ve çevresel faydalar ve maliyetler dikkate alınarak optimal kirlilik miktarları hesaplanır.  Örneğin, bir barajın yapılıp yapılmamasına karar vermek için, bu barajın bize getireceği tüm faydalara bakılır. Baraj yapım maliyetleriyle birlikte, barajın yapıldığı alanda, mesela tarım, orman arazilerinde gerçekleşebilecek kayıpların parasal değeri de katılarak ilgili maliyetler hesaplanır. Fayda-maliyet analizinin sonucu pozitif bir miktar çıkarsa, yani faydalar maliyetlerden çoksa, o zaman barajın yapımına karar verilir. Neoklasik iktisat okulunun bakış açısında, yaratılan değer, yok edilen değerden yüksek olduğu sürece bir sorun yoktur; bir çevre tahribatından bahsedilemez, çünkü ekonomik anlamda kaybettiğimiz değerden daha fazla olacak bir değer yaratılmıştır.

 

Bireylerin çevreye yüklediği değerlerin parasal karşılıklarını tahmine yönelik bir çok gelişmiş yöntem vardır. Bunlar arasında en yaygın kullanılan ve doğrudan yöntemde, çevreyle ilgili bir projeden etkilenecek bir grup insanın (ya da onları temsil edecek ve örneklemeyle seçilmiş bir deneğe) söz konu çevresel malı korumak için ödeme isteklilikleri öğrenilir. Başka bir deyişle, bireylerin yakınlarındaki bir ormanın korunması projesine en çok ne kadar parasal katkıda bulunmaya hazır oldukları sorulur.  Böylece, orman alanına ilişkin varsayımsal bir piyasa yaratılmış ve bireylerden bu piyasada çevre malına (bu örnekte, orman) parasal bir değer biçmeleri istenmiş olur. 

 

Günümüzde, köprü, baraj, HES, enerji santralleri benzeri yatırım kararlarının çoğu böylesi bir parasal değerlendirme sonrası yapılan fayda-maliyet analizine dayanmaktadır. Çoğu zaman da doğrudan ekonomik getirisi olan tarım ve orman arazilerine ilişkin kısa dönemli ekonomik değerler dikkate alınırken, diğer ekosistem fonksiyonları, örneğin kuşlar için habitat görevi gören bir sulak alanın yok olması, doğrudan bir ekonomik değer taşımadığı için hesaba katılmaz ya da insanların parasal değerlendirmelerine bunun dahil olduğu varsayılır. Ayrıca, çevresel mallar için parasal değerlemeler söz konusu olduğu ve fiyatlandırmalar piyasalarda yapıldığı için de herkes çevreyi bir anlamda özel tüketici gözüyle görmeye başlar; tercihler buna göre şekillenir  ve yurttaş sorumluluğundan da uzaklaşılır.

 

Kirliliği neden üçüncü dünyaya ithal etmeliyiz!?

 

Peki, bu yaklaşım bizi nereye götürür? Dönemin Harvard Üniversitesi Rektörü Lawrence Summers’ın 1992’de Dünya Bankası’nda görevdeyken bir iç yazışmada ortaya çıkan argümanı gelinebilecek en uç noktaya çarpıcı bir örnektir. Bu yaklaşım, gelişmekte olan ülkelere sanayi atıklarının para karşılığı ihraç edilmesinin ekonomik olarak daha akılcı olduğunu söyler. Summers’ın hesapları üç temel argüman üzerine kuruludur. İlk argüman şunu söyler: “Sağlığa zararlı çevre kirliliğinin maliyetinin hesaplanması kirlikle artan ölümler nedeniyle kaybedilen yarara bağlı olduğundan, sağlığa zararlı endüstrilerin bir bölümünün düşük gelirli ülkelerde konuşlandırılması doğru olur.” İkinci argüman şöyledir: “Kirlilik maliyetlerinin doğrusal olmayan biçimde artma olasılığı yüksek olduğundan–ki ilk aşamalarda kirliğin maliyetleri oldukça düşüktür– şimdilik daha az kirlenmiş Afrika ülkeleri bu tür bir kirliliğe ev sahipliği yapmayı kabul etmelidir.” Üçüncü olarak ise Summers şunu öne sürer: “Estetik nedenler ve sağlık gerekçeleriyle temiz çevreye yönelik istemin gelire duyarlılığının yüksek olduğunu düşünürsek, genel refah artışı için kirli endüstrilerin zengin ülkelerden uzaklaştırılması gerektiği sonucuna bir kez daha varırız.” Bu şu demektir: Geliri daha yüksek kesimler daha temiz bir çevreye daha fazla istek duyar; dolayısıyla fakir insanların daha kirli bir çevrede yaşaması fayda-maliyet açısından bakıldığında daha normaldir. Sonuçta burada, çok basit bir fayda-maliyet analizi üzerine kurulu, yerleşik iktisadın bakış açısından doğru bir hesap söz konusudur. Neden şaşırıyoruz?

 

 

 

 

Ekolojik Ekonomi yaklaşımına doğru...

 

Günümüzde, Avrupa’daki son çevre eylem planlarında yerleşik iktisat mantığının yerini daha farklı bir yaklaşıma bırakmaya başladığını gözlemliyoruz. Neoklasik iktisada alternatif bu yaklaşım, “ekolojik ekonomi”dir.  Ekolojik ekonomi yaklaşımında, bütün ekonomik faaliyetler doğadan enerji ya da doğal kaynak kullanır. Madde ve enerji doğadan gelir ve gene doğaya katı atık ve emisyon olarak geri döner. Enerji kanunları dolayısıla hiçbir şey yok olmaz; herşey ya atık, ya emisyon olarak ekosistemin içinde kalır; %100’de geri dönüştürülemez. Ekosistemin döngünün doğal ve sağlıklı işleyebilmesi için doğaya dönen atık ve emisyon miktarının belli sınırlar içerisinde kalması; doğanın kendini yenileme kapasitesine riayet edilmesi gerekir.

 

Bu çerçevede, ekolojik ekonomi, çevre sorunsalına sadece ekonomik perspektiften yaklaşılamayacağını, doğaya ilişkin sorunların salt parasal değerlendirmelerle, fayda-maliyet analizi ekseninden ele alınamayacağını baştan öngörür. Çevresel etkilerin büyüklük ve yoğunlukları parasal değerlendirmelerle ölçülemeyeceğinden ekosistemin sağlığının ne durumda olduğu ancak fiziksel göstergelerle incelenebilir. Bu yaklaşımdan hareketle, Avrupa İstatistik Kurumu (Eurostat) gayri safi milli hasıla göstergelerinin yanında, artık gelişmiş ülkelerin ekonomilerinin çevreye enerji ve madde kullanımı bakımından etkisini ölçen verileri de yayınlamaya başlamıştır.

 

Ekonominin ölçeği de burada karşımıza çıkar. Biz genelde ekonomik büyümenin bir sınırı olmadığı düşüncesine alışmışken, ekolojik ekonomi, ekonominin ölçeği çok önemlidir der. Yerleşik iktisat, etkinliğe odaklı iken ve hiçbir zaman ölçekle ilgilenmezken, ekolojik ekonomi tam tersi ölçek, etkinlikten önce gelir der. Bu vizyonda, bazı çevresel zararlar geri döndürülemez. Ayrıca, çevre dostu teknolojilerin getirdiği etkinlik artışları da çevre sorunlarının çözümünde yeterli değildir. Verimlik ile gelen göreli kaynak kazanımları çoğu zaman ürünlerin ucuzlayarak daha yaygın kullanılmasıyla toplamda mutlak bir tasarrufa yol açmamaktadır. Hatta tam tersi, çoğu zaman kaynağa olan mutlak talepte artış gözlemlenmektedir. ‘Geri tepme etkisi’ ya da ‘Jevons paradoks’ olarak da bilinen birim etkinlikteki kazançların mutlak kullanımda azalmaya değil, artışa yol açması sorunu tarihte ilk kez klasik iktisatçılardan Jevons’ın kömür kullanımındaki verimlilik artışlarının makinelerin ucuzlaması ve yaygınlaşması ile kömürün mutlak kullanımında artışı beraberinde getirdiğini gözlemlemesi ile ortaya çıkmıştır.

Ekolojik ekonomi, bu farkındalıklar ekseninde, ekolojik bütünlüğü garanti altına alan ve ekosistemin taşıma kapasitesi içerisinde bir kalkınma öngörüsüne sahiptir. Bu yaklaşımda, ayrıca, çevre sorunlarının topluma yansımasının her zaman, herkes için eşit düzeyde olmayacağından hareketle, çevreye ilişkin alınan kararların sosyal boyutu da dikkate alınmalıdır

 

Peki, çevreye ilişkin kararları, örneğin bir baraj yapım kararını nasıl almak gerekir? Ekolojik ekonomi bu konuda şunu söyler: ‘Ekonomik anlamda siz yine değerlendirmenizi yapın, ama onun dışında kalan farklı sosyal göstergeleri ve çevre göstergelerini de göz önünde bulundurun. Farklı bir kurumsal çerçevede karar alma süreçlerine baraj yapımından etkileneceklerin katılımı sağlayın ve mümkün olduğunca belirsizlikleri ortaya koyun.’ Bu bakış açısında, alınan kararın ne olduğu değil; kararın nasıl alındığı daha önemlidir. Dolayısıyla da saydamlık ve karar alma süreçlerinin kalitesi yaklaşımın olmazsa olmazlarıdır. Hiç kuşkusuz, tüm toplumsal ve çevresel maliyetleri enine boyuna tartışabilmek için gerekli ortam da önceliklerin eşit paydaşlar arasında belirlendiği piyasa dışı bir kurumsal ortamdır.

 

Yeşil ekonomide neredeyiz?

 

Bugün dünya bir ekonomik krizle karşı karşıya. Bir yandan da iklim değişikliği ve biyolojik çeşitliliğin hızla yokolmasıyla gelen bir ekolojik kriz söz konusu. Ekonomik gelişmenin çevre korumanın bir ön koşulu olduğu görüşü de hala çok yaygın. Krizden, tüketimle nasıl çıkacağımızı tartışmaya devam ediyoruz. Çevreye ilişkin ya da çevreyi etkileyen kararlarda da çoğu zaman ve çoğu yerde yerleşik çevre iktisadı söylemi de geçerliliğini koruyor.

 

Buna karşın, dünyanın pek çok yerinde ve Türkiye’de de ekolojik paylaşıma dayalı çıkar çatışmaları yaşanmaya devam ediyor. Yerel toplulukların doğal kaynaklara erişimini kısıtlayan, bu kaynakları tahrip eden veya kirleten, insan sağlığı ve toplumsal yaşam açısından risk taşıyan büyük ölçekli doğal kaynak kullanımı tasarı ve uygulamalarına karşı yerel direnişler güçlü ve iktisat dışı söylemleri ile her gün daha fazla karşımıza çıkıyor.

 

Bu çerçevede, hem siyaset, hem de yerleşik iktisat kendini dönüştürmek zorunda. Hem ülke ekonomilerinin, hem de çevre iktisadının gelecekte hangi yöne gideceğinde, hiç şüphesiz, iklim değişikliğinin yarattığı farkındalık, ekolojik paylaşıma dayalı çıkar çatışmalarının derinleşmesi ve sayılarının artması ve yerel direnişlerde kullanılan söylemler belirleyici olacak.