Kıyı ve Deniz Ekosistemleri

15/05/2012

Yazan: Uygar Özesmi
Çeviren: Cem İskender Aydın
Etiketler: balıkçılık

Türkiye kıyıları, birçok medeniyetin yanında çok zengin bir biyoçeşitliliğe de ev sahipliği yapmıştır. Ülke çok sayıda denizde (Akdeniz, Ege, Marmara ve Karadeniz) adalar hariç 8500 km’yi bulan bir kıyı şeridine sahiptir. Bu kıyı ve deniz bölgelerinde bol miktarda, çok çeşitli ve dünya çapında öneme sahip biyolojik çeşitlilik bulunmaktadır. Genel olarak, denizlerde yaklaşık 3000 bitki ve hayvan türü tespit edilmiştir. Denizler önemli bir besin ve plankton kaynağıdır. Kıyılar, kıyı şeridinde üreyen Caretta Caretta ve Akdeniz foku gibi çok sayıda nesli tehlikede olan türe evsahipliği yapmaktadır. Denizler ise nesli tükenmekte olan ve ticari öneme sahip mavi yüzgeçli orkinos gibi çok sayıda tür için önemli göç yolları ve üreme alanları barındırmaktadır. Kıyı kumulları çok sayıda endemik ve nesli tehlikede olan bitki türünü barındırmaktadır ve bu alanların çoğu önemli bitki bölgeleridir.

Ancak, Türkiye denizlerindeki biyolojik çeşitlilik ekonomik gelişme ve büyümeden çok ciddi şekilde etkilenmiştir. Önemli tehditler ise şunlardır: Aşırı avlanma, yasadışı balıkçılık, balık çiftlikleri, iklim değişikliği, egzotik türler, kirlilik, navigasyon, yazlıklar, deniz yaşam alanlarında ve ekosisteminde gelişmekte olan altyapı ve turizm yatırımları, deniz kaynaklarının aşırı kullanımı ve kıyılardaki yaşam alanlarının dönüştürülmesi ve/veya tahrip edilmesi.

Türkiye’nin ulusal koruma bölgesi sistemi, bir dizi deniz ve kıyı koruma alanını (DKKA) içermektedir. Şu anda, Türkiye kara sularının sadece yüzde 2.8’lik bir kısmı koruma statüsüne sahiptir. Çoğu durumda, bu kara ve deniz koruma alanları tek bir koruma bölgesi altında birleştirilmiştir. Özel Çevre Koruma Bölgeleri (ÖÇKB) Akdeniz Eylem Planı çerçevesinde bir yönetmelik ile korunmakta olup, deniz ve kıyı bölgelerine odaklanmıştır.  1980’lerden itibaren, ÖÇKB’ler Akdeniz ve Ege kıyılarında hem karasal hem de deniz ekosistemlerini bir arada içerecek şekilde tanımlanmış ve beyan edilmiştir. Türkiye’deki DKKA’ların çoğu Özel Çevre Koruma Kurumu (ÖÇKK) tarafından yönetilmektedir. Kalan DKKA’lar ile Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü  (DKMPGM), Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yönetilmektedir. 14 ÖÇKB’den 8’i, deniz ekosistemleri de dahil olmak üzere, toplam 1.211.200 hektar alan kaplamaktadır. Bu koruma sitelerinin toplam deniz alanı ise 176.534 hektardır. Buna rağmen, DKKA ağının ekolojik açıdan temsil gücü ve alanı hala yetersizdir. Bu nedenle bir Deniz Rezervleri Ağı’nın oluşturulması gerekmektedir. Türkiye’deki DKKA’ların çoğu çok kullanımlı koruma bölgeleridir ve gerçek anlamda deniz rezervleri sayılmamaktadır. Biyolojik çeşitliliği koruma ya da ekosistem faydalarını optimize etme amaçlı önlemler yetersiz kalmaktadır. Çevre Bakanlığı’nın sadece biyolojik çeşitliliği korumak amacıyla değil, balık kaynaklarını ve yerel balıkçıları korumak için de acil bir şekilde sıkı bir koruma statüsü ilan etmesi ve bir Deniz Rezervleri Ağı kurması gerekmektedir.  Yine de, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı’nın (UNDP) ÖÇKK ile ortak yürütmekte olduğu güncel bir proje, 6 pilot bölgede, sürdürülebilir finansman mekanizmaları ve deniz ve kıyı ekosistem değerlendirmeleri de içeren geliştirilmiş yönetim ilkeleri ile Türkiye’nin halihazırdaki DKKA ağını güçlendirmeyi hedeflemektedir.

 

Balıkçılık (Uygar Özesmi)

Günümüzde büyük balıkların yüzde 90’ı ve küçük balıkların yüzde 60’ı yok olmak üzeredir. 2050 yılında dünyadaki tüm vahşi balık stoklarının biteceği tahmin edilmektedir. Türkiye’de de durum çok farklı değildir. Endüstriyel balıkçılık arttığı ve avlanma sezonlarının dışına ve üreme alanlarının içine doğru genişlediği için balık stokları hızla erimektedir. Balık stokları azaldığından küçük balıklar gitgide daha da çok miktarda ve çoğu henüz üreme boyuna bile ulaşamadan avlanmaktadır. Ne yazık ki güncel balıkçılık yönetmeliği avlanma boyu limitini, bilimsel araştırmalara başvurmadan, çok küçüktutmaktadır. Tarım Bakanlığ’ının acilen avlanma yönetmeliğindeki bu limitleri gözden geçirmesi gerekmektedir.

1970 ve 80’lerdeki hızlı artışın ardından, avlanan balık miktarı azalmaya başlamıştır ve yıldan yıla değişen sert dalgalanmalar görülmeye başlanmıştır. Hayvan yemi kullanımı amacıyla avlanma dışındaki yıllık av miktarı yaklaşık yıllık 650 bin ton civarındadır. Şüphesiz bu istatistiki bilginin güvenilirliği de çok önemlidir. Balıkçıların, değişik gerekçeler nedeniyle, avladıkları miktarı düşük beyan etme eğilimleri olduğu bilinmektedir. Buradaki temel sorun, sürdürülebilir avlanma için balıkçı  filosunu  kontrol etmektir, ancak filoya hergün yeni gemiler katılmakta ve avlanma başına harcanan çaba miktarı artmaktadır. Artan gemi sayısının yanında, bu gemilerin boyutları ve motor güçleri de artmakta ve balık bulucu sonarlar gibi yüksek teknolojiler ile donatılmaktadırlar. Bu türden aşırı yatırım dışında, ana sorun aslında hükümetin bilimsel araştırmalar sonucu oluşturulan ve etkin kurumsal altyapı ile yürütülmesi gereken yönetmelikler çıkarmak yerine, kısa vadeli kazançlar üzerinden siyasi manevralar yapmasıdır.

Doğal avlanma miktarı azalırken, balık çiftliklerinin sayısı günden güne  kıyı ve deniz ekosistemini tehdit edecek bir şekilde artmaktadır. Balık çiftlikleri aslında Türkiye için oldukça yeni olup 1960’larda gökkuşağı alabalıkçılığı ve sazan yetiştiriciliği ile başlamış ve 1980’lerin ortalarında çipura ve levrek yetiştiriciliği ile daha da gelişmiştir. 2009 itibariyle toplam 1855 çiftlikte  gökkuşağı alabalığı, levrek, çipura, midye, sazan ve diğer türlerde toplam yıllık 158 bin tonluk balık üretimi yapılmaktadır. Toplam balık üretiminde (yıllık 650 bin ton) balık çiftliklerinin payı yüzde 25 civarındadır. Her ne kadar yürürlükte bir yönetmelik olsa da, sürdürülebilirlik için yetersiz kalmaktadır. Açık denizlerde cılız bir şekilde avlanan mavi yüzgeçli orkinosların kıyıya yakın çiftliklerde üretilmesine karşı yapılan protestolarda da görüldüğü üzere, kıyı bölgelerinde yaşayan yerel halk tarafından balık çiftliklerine karşı ciddi bir direnç gösterilmektedir.

Yasal düzlemde ise, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne entegrasyonu çerçevesinde AB mevzuatının ulusal yasal düzleme aynen uyarlanmasından ziyade, yeniden gözden geçirmelere ve güçlendirmelere ihtiyaç vardır. Düzenlemelerin yöneticilerin ve operatörlerin Ortak Balıkçılık Sözleşmesi’ne (pazar politikası, kaynak ve filo yönetimi, denetim ve kontrol, yapısal eylemler ve devlet yardımları alanlarında) katılımını sağlayacak şekilde hazırlanması gerekmektedir. Ortak Balıkçılık Sözleşmesi’nin, Habitat Direktifi ile birlikte sürdürülebilir olması için, Türkiye’nin denizlerdeki biyolojik çeşitliliğini koruması gerekmektedir. Bu nedenle yumurtlama bölgeleri ve sığınma alanlarını korumak amacıyla bir Deniz Rezervleri Ağı’nın ilan edilmesi gerekmektedir. Doğru yapılandırılmış bir Deniz Rezervleri Ağı, sadece balık biyoçeşitliliğini değil, sağlıklı balık stokları ile ekonomik faydanın da devamını sağlayacaktır.