Türkiye’de Devlet ve Çevre

01/08/2012

Yazan: Fikret Adaman

Türkiye’nin çevre sorunlarının yoğunlaşması, yalnızca kalkınma emellerinin bir sonucu değildir. Çevresel ve kalkınmaya yönelik öncelikler arasında var olan çekişmeye rağmen, 1980’li yıllardan önce çeşitli güçler kalkınma önceliğini ve bununla ilgili eylemleri kontrol altında tutabilmekteydi. Bu bağlamda en önemli aktör ‘devlet baba’ ve onun, çevre alanına da yansıyan, devlet-toplum ilişkisine karşı patriarkal duruşuydu. Bunun yansıması olarak Türkiye, gelişmiş çevre kanunlarına sahip ve çeşitli uluslararası anlaşmalara da taraf olmuş durumdadır.

Türkiye’yi bugünkü konumuna getiren, yani ülkenin çevresel anlamda hızlıca ve geri döndürülemez biçimde ödünler vermesine sebep olan, kati neoliberal yönelimlerdir. Ayrıca, ‘devlet baba’ toplumdaki merkezi rolünden uzaklaşmış ve Türkiye’nin ekonomik potansiyelini küresel kapitalizm anlayışı içerisinde serbest piyasaya bırakmıştır. Bu ikili süreç –devletin eski görevlerinden çekilmesi ve kapitalist gelişimin ticarileşen güçlerinin devamlı artışı-, sürdürülebilirlik arayışının etkin bir şekilde gerçekleştirilememesine sebep olmuştur. Bir yandan toplumun ekonomik kalkınma ve refah artışı talebi göz önüne alınırken, bir yandan da çevreyle ilgili ne kadar ve ne çeşitte ödünler verilmesinin kaçınılmaz ve zaruri olduğunu belirleyecek yeni bir sistem oluşturulması gereklidir. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılması bu anlamda çözümün bir parçası olabilir. Ancak, dışarıdan empoze edilen tedbirler tarihimizde çevre gündeminde önemli etkiler yaratmış olmakla beraber, bunların yeterli çözüm olamayacağı da görülmektedir. Çoğu AB ülkesi ‘gelişim’ini çevre krizinin gerçek boyutları ortaya çıkmadan tamamlamıştır. Fakat Türkiye ekolojik bütünlüğünü bozmadan hızlı ekonomik büyüme gerçekleştirme zorluğuyla karşı karşıyadır. Sürdürülebilir kalkınma performansına erişmek için idari değişiklikler, daha iyi bir çevre eğitimi ve var olan mevzuata uyum gerekliyse de, AB’nin örneklediği gibi geniş kapsamlı ve daha eleştirel bir sürdürülebilirlik anlayışının benimsenmesine de ihtiyaç vardır.

Türkiye’de modern cumhuriyeti de tanımlamış kalkınmacılığa karşı bir hareket veya güvenilir bir entelektüel ajanda hiç gelişmese de, en azından bu kalkınmanın ‘nasıl’ olması gerektiğinin çeşitli ideolojik çizgilerdeki partiler ve hareketler tarafından tartışıldığı aktif bir siyasi arena var olmuştur. Neoliberalizmin yerleşen hegemonyasıyla, kalkınmanın ‘nasıl’ olacağı tartışması da oldukça kenara itilmiştir. Bu şartlar altında, toplumsal seviyede sürdürülebilir kalkınma hedefine erişmek ve yerel seviyede hassas ekosistemleri korumak zor gözükmektedir. Kati surette kendini belli eden ise devletin, sivil toplumun ve (çok uluslu) şirketlerin dahil oldukları çevre ihtilaflarının artan sıklık ve yoğunlukta devam etmekte olduğudur.

 

F. Adaman ve M. Arsel’den alıntı, “Türkiye’de Çevrenin Ekonomi Politiği” Political Economy of the Environment in Turkey”, in M. Heper and S. Sayari (eds.), Handbook of Modern Turkey, London: Routledge, forthcoming.