Yeşil Ekonomi ve Yeşil Yeni Düzen

Politik Ekoloji – 01.12.2011 – Green Economy (Yeşil Ekonomi) ve Green New Deal (Yeşil Yeni Düzen) Tartışma Notları

01/08/2012

Yazan: Cem İ. Aydın, Irmak Ertör, Pınar Ertör Akyazı

 Yeşil Ekonomi (YE), Miriam Kennet ve Heinemann’ın yazdığı tanıtım yazısına bakıldığında (Green Economic, Settling the Scene, Int. J. Green Economics, 1(1-2), 2006) çeşitli düşünce ekollerinden alınan kavramlarla oluşturulmuş çok eklektik bir yapıya sahiptir. YE’nin diğer düşünce ekolleriyle olan ilişkisine bakıldığında, neoklasik iktisatın kurumsal sosyal sorumluluk, sürdürülebilir kalkınma kavramlarının yanında Shiva’nın eko-feminizmi, Kovel’in ekososyalizmi, Schumacher’in Budist iktisadı (küçük güzeldir, appropriate technology), Gramsci’nin anti-küreselleşme, Sen ve Pigou’nun refah iktisadı, Daly ve Boulding’in ekolojik iktisadından etkilendiği görülebilir.  Sorun bu kadar farklı ekollerden alınan toplama kavramların nasıl bir potada eritilebilip özgün bir düşünce sistematiği haline getirileceğidir. YYE, bütüncül bir bakış açısı için eklektik bir yapının bilinçli bir tercih olduğunu söylemektedir. Tabii farklı ekollerden etkilenmiş olması o kavramların oldukları gibi kabul edildiği anlamına gelmemektedir. Örneğin sürdürülebilir kalkınma kavramını ele aldığımızda YE, bunun bir “oksimoron” olduğunu, uygulamada tam tersi sonuçlara yol açmış olduğunu iddia etmiştir. Sürdürülebilir kalkınma kavramına getirdiği eleştiriler bunu gerçekleştirmesi beklenen özel sektörün doğası gereği bunu başaramayacağı savı üzerine kuruludur. Bu kavramın, özel sektörün elinde bir halkla ilişkiler aracına dönüştüğü iddia edilmektedir.

Yeşil Ekonomi, neoklasik iktisat çerçevesinde yer alan çevre ekonomisinin daha ekolojik vurgu yapan ve teknolojik gelişmelerin üzerinde duran halidir. Bu yaklaşımla piyasayı reddetmemekte, piyasa ilişkilerini dışlamamaktadır ve değişimi gerçekleştirecek olan aktör sorununu belediyeler, merkezi yönetim, kişiler ve şirketler vb. her birimi dahil ederek çözmektedir.

Operasyonel anlamda da geniş bir yöntem izleyen YE, refahı ve büyümeyi yeniden tanımlamalıyız, ekolojik ve sosyal boyutunu da katarak neoklasik refahın içine ev içi emek, çevre kirliliği gibi unsurları da katmalıyız demekte. Bu anlamda kalkınma anlayışını çevresel, sosyal ve ekonomik sürdürülebilirlik olarak genişletiyor. Ancak çok fazla ileri de gitmiyor, örneğin ölçek konusunu tartışmıyor. Doğal kaynakların ve ekosistemin taşıma kapasitesinin sınırlı olduğuna değinmiyor. Daha ziyade karbon temelli ekonominin dönüştürülmesine odaklanıyor. Dolayısıyla YE’ye yapılan eleştiriler arasında bu politikaların yeni karlılık alanları haline gelme ihtimali ve diğer sosyal politikaları da gölgeleyebileceği endişesi var. Örneğin kaynak paylaşımının adilliği analize dahil edilse de, bu konu vurgulanan ana öğeler arasında yer almıyor. Vurgu daha çok çevreye dost teknoloji örnekleri, örneğin hibrid arabalar, enerji verimli ampuller veya elektronik eşyalar üzerine yapılıyor.

Yeşil ekonomi, politik olarak Avrupa Yeşilleri ve UN tarafından desteklenmekte. İngiltere Yeşiller Partisi üyesi ve Yeşil Ekonomi Enstitüsü kurucusu Miriam Kennet  fikri liderliğini yapıyor ve yaklaşım daha fazla insanı çekmek için özellikle politikada radikallikten uzak bir çizgi sergiliyor. Yeşil Yeni Düzen (Green New Deal) ise YE’nin amaçlarının daha somut hedefler içeren hali olarak düşünülebilir.

YE’ye sahip olduğu eklektik yapı nedeniyle getirilen eleştiriler ise şu şekilde sıralanabilir:

  1. YE, şirketi “hegemonyanın taşıyıcısı, seçilmemiş, tekil, şeffaflıktan uzak ve tüm sorunların kökünde yatan” bir birim olarak suçlarken, geçiş sürecinde küresel ticareti elinde bulunduran çokuluslu şirketlere nasıl bir tavır takınılacağına ilişkin bir şey söylememektedir. Küçültme mi, regüle etme mi, yoksa tamamen ortadan kaldırma mı?
  2. YE, ihtiyatlılık ilkesini temel olarak almaktayken, karbon temelli ekonomik yapıdan yeşil ekonomiye geçişte rol alabilecek aktörler hakkında bir şey söylememektedir.  Bu dönüşüm için gereken yeşil yatırımların mevcut ekonomik yapının baskın aktörleri olan çokuluslu şirketler eliyle mi, yoksa yerel ekonomilerin güçlenmesine olanak tanıyacak küçük ve orta ölçekli şirketler, ya da kamu şirketleri eliyle mi yapılması gerekir sorusuna açık bir cevap vermemektedir.  Sürdürülebilir kalkınmayı “oksimoron” olarak nitelemek ne anlama gelmektedir? YE, şirketlerin sürdürülebilirlik adına yürüttükleri projelere mi, yoksa kavramın kendisine mi kategorik olarak karşıdır?
  3. Bu düzenden ekolojik temelli bir düzene geçiş nasıl olacak sorusu da cevap bekleyen sorulardan biridir. Wall (2006) ucuz fosil yakıtların temelinde yapılan tarım ve ulaştırmadaki geçişi ele almıştır. Ucuz fosil yakıtı ortadan kaldırdığınızda yerelleşmiş üretim mümkün hale gelebilecektir ancak geçiş demokratik olabileceği gibi radikal bir şekilde gerçekleştirildiğinde sancılı da olabilecektir. Kunstler (2005)’in betimlediği gibi “bir zamanlar bolluğun olduğu yerlere açlık gelebilecek, sıcağın olduğu yere soğuk, boş zamanın yerine fazladan gayret, sağlığın olduğu yere hastalık, ve barışın olduğu yere vahşet” gelebilecektir.  Dolayısıyla Reardon (2007) YE’nin demokratik, insani ve barışçıl bir geçiş sürecini desteklemesi gerektiğini ifade etmiş, örneğin iklim değişikliği ile mücadele için fosil yakıtların azalmasını beklemektense, alternatif enerji rejimlerinin uygulamaya konmasını savunmuştur.

Tarihsel olarak Yeşil Yeni Düzen (YYD) , 1929’daki Büyük Buhran sonrası uygulanan sosyal, ekonomik ve finansal politikaları içeren Yeni Düzen’e (New Deal) dayandırılıyor. Yeni Düzen, büyük kriz sonrası ekonomiyi kalkındırmak adına kamu yatırımları yapılmasını, Keynesyen politikalarla toplam talebin arttırılmasını öngörüyor. Bu dönemde finans sektörü de düzenlenerek Glass-Steagall Kanunu ile yatırım bankacılığıyla ticari bankacılık birbirinden ayrılıyor. Daha sonraları 1999’da bu düzenleme iptal ediliyor ve 2008’deki krize götüren finansal balonların büyümesinin aslında 2000’lerin başına dayandığı söyleniyor. Günümüzde Occupy Wall Street sosyal hareketinin taleplerinden biri de Glass-Steagall Kanunu’nun geri dönmesi.

Çevre açısından ele alındığında Yeni Düzen’in daha çok olumsuz sonuçlara götürmüş olduğu gözleniyor. Amerika’da özellikle Tennessee Vadisi’nde inşa edilen çok büyük ölçekli barajlar ve New Deal ile çok güçlü bir orta sınıfın yaratılarak tüketim kültürünün oluşması bu durumu gözler önüne seriyor. Bu sebeplerle ekosisteme verilen zarar ve doğal kaynak tüketimi gitgide arttırıyor.

1920’lerden sonra Amerikan sendikal hareketi de değişiyor. Önceleri çalışma saatlerinin düşürülmesi için mücadele eden sendikalar daha sonra maaş artışı taleplerini yükseltmeye başlıyorlar. 1980’lerde dünya ekonomisine monetarizm hakim olurken 2008’den sonra yine Keynesyenliğe dönüş ve Yeni Düzen gündeme geliyor. Ancak ekolojik sorunlar da artık reddedilemez bir boyuta geliyor.

2008’deki krizden sonra Yeşil Yeni Düzen ismi daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Aslında ekososyalistler 1970’lerden itibaren bu yaklaşımı öne sürdüklerini belirtiyorlar. Ancak iki yaklaşım arasında farklılıklar da görülüyor. Farklı tanımlarda YYD sadece karbon salımı azaltımı ve vergi teşviki içeren dar bir anlam da içerebiliyor. Çeşitli şirketler YYD raporları yayınlıyorlar. Ancak YYD’yi çok genel olarak ele alan kurumlar ve partiler de bulunmakta. Sonuç olarak kavram halen oluşma aşamasında bulunuyor.

Kavramın özü, radikal bir devrimden önce de yapılacak işler olduğu, krizlere yol açan mevcut sistemin hızlıca reforme edilmesiyle en azından iklim açısından geri dönülemez noktayı öteleyip zaman kazanılabileceğini savunmaktadır. Farklı çevreler tarafından (ekososyalist STK’lardan hükümet ortağı yeşil partilere kadar) farklı YYD tanımları yapılmaktadır. Çoğunluk YYD’nin savunduğu politikaların sorunlara nihai çözüm olmayacağının bilincinde olmakla beraber bunu bir geçiş süreci olarak görmektedir. Teorik düzeyde YYD hızlı bir şekilde yol almaktadır. Pratik politika uygulamaları her ne kadar eko-verimlilik, yenilenebilir enerji altyapısının oluşturulması olarak görünse de, küresel finansal ve ticaret kuralları, mevcut tarım politikalarının iyi bir yaşam için dönüştürülmesi yönünde reformist politika önerileri her geçen gün yetkinlik kazanmaktadır.

Bu haliyle YYD, ekolojik dönüşümü kim gerçekleştirecek sorusuna (yetersiz de olsa) bir cevap vermiş olmaktadır. Merkezi yönetimlerin (uygulayacakları vergi, teşvik sistemleriyle), yerel yönetimlerin (yerel politikada yapacakları değişikliklerle), bireylerin (hükümetlerin uyguladığı politikalara cevaben tüketim alışkanlıklarını değiştirebildikleri ölçüde) ve son olarak şirketlerin (teşvik ve vergi politikalarıyla karbon-temelli ekonomik yatırımlardan vazgeçip, yeşil yatırıma yönelerek) YYD politikalarının uygulayıcıları haline getirilebilecekleri düşünülebilir.  Dönüşümü kim yapacak sorusuna bu kadar net ve uygulanabilir bir cevap veren başka bir ekolojik düşünce okulu (ekososyalizm, derin ekoloji vs.) bulmak kolay değildir.

Ancak bir yandan da, YYD tüketime ve yaşam tarzına dair bir öneride bulunmamaktadır. Amerika’da toplu taşıma konusuna bile değinilmiyor. Amerika’da YYD çok da gündemde ve basına yansıyan bir konu olarak gözükmüyor. Halihazırda Yeni Düzen’e karşı bir yandan çevreye son derece olumsuz etkileri olan tüketim kültürünü geliştirmiş olması sebebiyle, diğer taraftan da finansal serbestiyi yeterince sağlamadığı için oluşmuş tepki varken terimin yeni halinin ne kadar etkili olacağı belirsizliğini koruyor. Politikacıların ilgisini çekebilecek vaatler içermekle beraber ne kadar ekolojik bir yaklaşım olduğu da sorgulanmalı. Kamu alanında altyapı, enerji ve ulaşım gibi alanlarda verimliliği artıracak ve doğal kaynak tüketimini azaltacak YYD dönüşümüne aktarılabilecek yatırım imkanı bulunuyor.

New Economy Foundation tarafından 2008 yılında basılan Yeşil Yeni Düzen kitabında ise tüketimin azaltılması gereğinden de bahsediliyor. Kredilerin artırılması ve tüketim artışına karşı bir duruş var ve hem finansal sektörün hem de tüketim miktarının kontrol edilmesi gerektiğine değiniliyor. Finansal sektörün reel sektörün hizmetine verilmesi, finansal işlemlerin vergilendirilmesi (Tobin vergisi benzeri) ve oluşan gelirin iklim değişikliğiyle mücadeleye aktarılması gibi yöntemler öneriliyor. YYD bu sebeple devlet, özel sektör, bireyler ve kurumlar olarak hep birlikte masaya oturulması gerektiğini söylüyor, ancak buradaki güç ilişkilerini ve masaya eşit şartlarda oturulmadığını hesaba katmıyor.

YYD rahatlıkla yeşil badanalama (green washing)şeklinde adlandırılan uygulamalara dönebilecek bir yaklaşım gibi gözüküyor. Gelecek tasavvuru oluşturulmasına ve kamu kesiminin görevinin belirlenmesine ihtiyaç duyuluyor. Bu haliyle YYD ancak teşvik seviyesinde kalıyor ve devletin ne kadar düzenleyici, kural ve sınır koyucu bir rol üstleneceği belirlenmemiş oluyor. Bu konuda yerel ekonomilerin de vurgulanması gerektiği düşünülüyor ve İngiliz YYD’si bu konuyu desteklerken, Alman YYD yaklaşımında bu konuya yer verilmediği görülüyor.

Cem İ. Aydın, Irmak Ertör, Pınar Ertör Akyazı – Çalışma Grubu Notlarından, 20.12.2011

 

Kaynakça:

Kunstler, J.H. (2005) The Long Emergency, New York: Atlantic Monthly Press.

Reardon, J.  (2007) “Comments on ‘Green economics: setting the scene. Aims, context, and philosophical underpinnings of the distinctive new solutions offered by green economics’ Int. J. Green Economics, Vol. 1, Nos. 3/4.

Wall , D. (2006) “Green economics: an introduction and research agenda”, Int. J. Green Economics, Vol. 1, Nos. 1/2, 2006